20 Ekim 2021 Çarşamba

Yeni mülteci dalgası ve devrimci enternasyonalist duruş

Mülteciler, artık Türkiye ve Kürdistan halklarının bir parçasıdır. Mülteci işçiler, işçi sınıfımızın bir bölümünü oluşturmaktadır. İşçi sınıfının toplumsal ve siyasal çıkarlarıysa, hiç şüphesiz enternasyonalizmdedir. Türk veya Kürt işçisinin düşük ücrete mahkum edilmesinin, sosyal haklarını kaybetmesinin, işsiz bırakılmasının ve sefalete sürüklenmesinin sorumlusu, onun Arap veya Afgan işçi kardeşi değil, hem onu hem de sınıf kardeşi mülteciyi vahşice sömüren Türk işbirlikçi sermayesi, hem onu hem de sınıf kardeşi mülteciyi zalimce ezen faşist şeflik rejimidir.

Türkiye'ye 2018'den bu yana yoğunlaşan Afgan mülteci göçü haftalardır daha görünür bir hal almış durumda. Kabil'i ele geçirmesinin birkaç ayı bulacağı söylenen Taliban'ın sadece birkaç günde başkent Kabil'i alması mülteci akışını hızlandıran temel faktör oldu. 

Ege'de, Meriç'te ve Van'da boğularak can veren, sınır boylarında askerin işkencesine maruz kalan, organ mafyasının eline düşen, dilenmekten başka çare bulamayan, tecavüze uğrayan, eş olarak alınıp satılan, posası çıkarılmak üzere ucuz ve güvencesiz iş gücü haline getirilen, ırkçı dışlama ve nefretin hedefi olan milyonlarca mülteciye, hızla yenileri ekleniyor.

Resmi kaynaklarca Türk burjuva devletinin resmi sınırları dahilindeki mülteci sayısı 7,5-8 milyonu bulmuş durumda, fakat bu sayının daha fazla olduğu öngörülebilir. Bu nüfusun 4 ila 4,5 milyonu Suriyeli, ikinci büyük nüfusu ise yaklaşık 2 milyon ile Afganistanlı mülteciler oluşturuyor. Son aylardaki artışla Afgan nüfusun 2,5 milyonu geçtiği tahmin ediliyor. Nüfusun neredeyse yüzde 10'una yaklaşan bir büyüklük bu. Türkiye'de doğan mültecilerin sayısıysa artık yarım milyonu aşıyor. 

2020 tarihli raporlara göre dünya çapında Birleşmiş Milletler tarafından "düzensiz göçmen" diye tanımlanan ve çoğunluğu mülteci olan 82,4 milyon insan var. Bunlar kaydı tutulabilenler. Yine 2020 verilerine göre dünyadaki toplam göçmen nüfusu ise 272 milyon. Bu devasa göçün müsebbibi, yerinden edilen göçmenler değil, tastamam emperyalist kapitalizm. Çünkü sömürgeci işgaller, gerici iç savaşlar, ekonomik krizler, gıdaya erişim imkansızlıkları, küresel ısınma kaynaklı iklim değişiklikleri göçün başlıca nedenlerini meydana getiriyor. Emperyalist kapitalizmin bütün bu toplumsal ve siyasal musibetleri sayısız insanı yerinden yurdundan ediyor, uzayıp giden göç yollarına itiyor.

Daha fazla göçmen almak istemeyen Avrupalı emperyalist devletler, göçleri sınırları dışında durdurmaya ve göçmenleri buralarda tasnif ederek yalnızca vasıflı işgücü sahibi olanları kabul etmeye yöneldiler. Faşist şef Erdoğan da Avrupa Birliği'yle bu kapsamda imzaladığı anlaşmalar sonucu, Türkiye'yi AB'nin göçmen havuzuna dönüştürdü. Eskiden Avrupa yolundaki bir ara istasyon olan Türkiye, böylece göçmenlerin çoğunluğu için nihai varış noktası haline geldi. Son olarak faşist şeflik rejiminin, askeri işgal kuvvetlerini Afganistan'dan çeken ABD emperyalizmiyle de hızlanacağı öngörülen Afgan mülteci akışını Türkiye'de biriktirmek üzere benzer bir anlaşmayı gizlice yapmış olduğuna dair kimi işaretler gün yüzüne çıktı.

Faşist saray iktidarının demagogları, mültecileri insanca koşullarda ağırlamaktan bahsederlerken, bir yandan da İran sınırına duvar örmekle ve elektro-optik kuleler dikmekle övünüyorlar. Türkiye'deki milyonlarca mülteciye mülteci statüsü değil, sadece geçici koruma statüsü veriliyor. Çünkü Türk burjuva devleti, doğudan gelenlere mülteci statüsü tanıma yükümlülüğünü resmen reddediyor. Bu sayede, mültecileri "misafir" sayıyor, haktan hukuktan yoksun bırakıyor.

Faşist şeflik rejimi için mülteciler, Türk sermayesinin sınırsız yağmasına sunduğu ucuz işgücü yığını. 1,5 milyon Suriyeli kayıtsız işçi, en ağır işlerde, bazen haftada 60 saat, güvencesiz, yer yer asgari ücretin yarısı kadar ücretle ve itilip kakılarak çalıştırılıyor. Bunlar arasında 14 yaşından küçük çocuk işçilerin sayısı 150 bine yaklaşıyor. Antep'ten Maraş'a, Kayseri'den Adana ve İstanbul'a kadar tüm sanayi merkezlerinde, özellikle orta ölçekli işletmelerin çarklarını en çok Suriyeli ve Afgan mülteciler çeviriyor. Mülteci işgücünün kanını emmek, Türk burjuvazisinin sermaye birikimi için artık vazgeçilmez bir yöntem. Bundan dolayıdır ki, faşist saray zevatından Yasin Aktay, "Suriyeliler bir gitsin, ülke ekonomisi çöker", "Mehmet Özhaseki de "Bazı şehirlerde sanayiyi onlar ayakta tutuyorlar" diyebiliyor. Üstelik bu ucuz ve güvencesiz işgücü bölüğü, işçi sınıfının bütününde rekabeti körüklemenin, ücretleri düşürmenin, sendikalaşmayı önlemenin, sosyal hakları törpülemenin kaldıracı kılınıyor. Yerli işçinin yoksulluğa ve işsizliğe tepkisi, yerli patron yerine, göçmen işçiye yönlendiriliyor.

Dahası var. Faşist şeflik rejimi, milyonlarca mülteciyi, diktatör Erdoğan'ın iki dudağı arasından çıkacak birkaç kelimeye muhtaç halde tutarak, saray iktidarının gerici toplumsal ve siyasal tabanına dahil etmeyi istiyor. Onun mülteciler içinde politik İslamcı gericilik üretmekle yaptığı hesaplar, Türkiye sathında yeni bir paramiliter vurucu güç örgütlemekten seçim kazanmayı garanti edecek ek bir seçmen yığını yaratmaya uzanan bir yelpazede genişliyor. Faşist saray iktidarı, zaten fiilen, Rojava'dan Başûr'a Kürdistan'daki sömürgeci işgallerinde ve Libya'dan Karadağ'a bölgedeki yayılmacı girişimlerinde kullandığı faşist politik İslamcı çetelere bilhassa Arap ve Afgan mülteciler arasından savaşçı devşiriyor. Sömürgeci amaçlarla demografik yapıyı değiştirmek üzere mültecileri Rojava'daki işgal bölgelerine yerleştiriyor.

Faşist şef, yeri geldiğinde "Avrupa'ya sınır kapılarını göçmenlere açarım" diyerek, milyonlarca mülteciyi, AB'yle iktisadi ve siyasi pazarlıklarda düpedüz bir şantaj nesnesi olarak kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan, son olarak Ankara Altındağ'da gerçekleştirildiği gibi ırkçı faşist linç sürüleri mültecilerin üzerine salınıyor ve pogromlar tertip ediliyor. Antifaşist toplumsal ve siyasal dinamikleri ezip dağıtma amacıyla yürürlüğe sokulan faşist katliamcı kontrgerilla planında, mülteciler olgusu, ırkçı nefreti kaşıyıp kışkırtmak, böylece faşist güruhları hızla mobilize etmek için işlevsel bir siyaset nesnesi oluyor.

Altındağ pogromu karşısında Suriyeli göçmenleri savunmaktan fersah fersah uzak duran burjuva muhalefet ise CHP'sinden İYİP'ine, "misafir" saymakta ve mülteci hakkı tanımamakta AKP'yle ortaklaştığı milyonlarca göçmen için çözüm diye "Suriyelileri evlerine göndereceğiz", "Afganları kabul etmeyeceğiz" şoven tekerlemelerini geveliyor. Burjuva düzen solunda, had safhada ezilen göçmenlere yasal haklar ve statü temin edilmesini, insanca yaşama ve çalışma koşulları sağlanmasını dile getirmek yerine, Türk halkındaki en geri şoven bilinç öğelerinin siyasi sözcülüğüne soyunmak, faşist ırkçılığın yine koltuk değnekliğini yapmak var. Öyle ki, Bolu'nun CHP'li belediye başkanı, mültecileri kentten sürmek için yabancı uyrukluların ödedikleri su faturalarının bedelini 10 kat arttırmayı belediye meclisine önerebiliyor.

Emekçi sol hareketin Türkiye ve Kürdistan'da mülteci sorunundaki politik duruşunun ilk basamağı, bu sorunun müsebbibi olan faşist şeflik rejiminin sömürgeci, yayılmacı, savaşçı, yağmacı, sermayeci politikalarına karşı mücadeleyi yükseltmektir. Zira faşist şef Erdoğan, Suriye ve Rojava'daki sömürgeci ve yayılmacı savaş ve işgallerin başı, Afganistan'daki ABD ve NATO savaşı ve işgalinin işbirlikçisi, bu açılardan mülteci trajedisinin önde gelen yaratıcılarından birisidir. Sömürgeci faşist şeflik rejiminin Kürdistan'daki ve bütün bölgedeki saldırganlığına ve işgalciliğine cepheden karşı çıkmadan, onun aşağılık mülteci politikasına tutarlı ve etkili biçimlerde karşı çıkılamaz. Bölge çapında halkların demokratik barışını kurma mücadelesinde yol alınmadan, bu mülteci trajedisinin önüne geçilemez.

Bununla beraber, sayıları 5,5 milyonu geçen ve daha da artacak olan mülteciler artık Türkiye ve Kürdistan halklarının bir parçasıdır. Mülteci işçiler artık işçi sınıfımızın bir bölümünü oluşturmaktadır. İşçi sınıfının toplumsal ve siyasal çıkarlarıysa, hiç şüphesiz, enternasyonalizmdedir. Türk veya Kürt işçisinin düşük ücrete mahkum edilmesinin, sosyal haklarını kaybetmesinin, işsiz bırakılmasının ve sefalete sürüklenmesinin sorumlusu, onun Arap veya Afgan işçi kardeşi değil, hem onu hem de sınıf kardeşi mülteciyi vahşice sömüren işbirlikçi Türk sermayesi, hem onu hem de sınıf kardeşi mülteciyi zalimce ezen faşist şeflik rejimidir. Dolayısıyla, işçilerin ve ezilenlerin devrimci ve demokrat güçleri, hem yerli işçiler ve emekçiler arasında şovenizme ve göçmen düşmanlığına karşı demokratik birliği ve dayanışmayı güçlendiren, hem de mülteci işçiler ve yoksullar arasında faşist politik İslamcı saray iktidarına angaje olma eğilimine karşı siyasal ve sendikal örgütlenmeyi ve mücadeleyi yaygınlaştıran, böylelikle yerli-göçmen karşıtlaşmasını her iki ucundan boşa çıkaran politik tutumlar almakla yükümlüdür. Mesela HDP ve HDK'nin, bilhassa Rojavalı Kürt ve Arap mülteciler arasında politik ve örgütsel çalışmalarını geliştirmeye yönelmesi, halklarımızın mülteci kesimleri içinde demokratik mücadeleyi mayalamak için hemen atılabilir bir adım, elverişli bir başlangıç noktasıdır.

Proletarya enternasyonalizmiyle yoğrulmuş devrimci yaklaşım, şoven ayrımcılığı yasallaştıran "geçici koruma" uygulamasının kaldırılması, tüm mültecilerin derhal oturum ve çalışma iznine kavuşturulması, yasal hakları güvenceleyen bir mülteci yasası çıkarılması, her mülteciye uluslararası iltica hakkı tanınması, iade anlaşmalarına son verilmesi ve ülkesine dönmek istemeyen hiçbir mültecinin iade edilmemesi, dönmek isteyen her mülteci içinse mutlaka güvenli dönüş şartları yaratılması, bütün göçmenlere insanca ve karşılıksız barınma, sağlık ve eğitim imkanları sağlanması, mülteci kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel istismarın en ağır şekilde cezalandırılması, bütün göçmen işçilerin örgütlenme ve sendikalaşma hakkına sahip olması, göçmenlerin asgari ücretin altında ve kayıt dışı çalıştırılmalarının engellenmesi gibi somut talepler etrafında mücadeleler örgütleme perspektifi içermelidir. Ezilen mültecilerin bu mücadelelerde gitgide özne haline gelmeleri, kuşkusuz ki, devrimci ısrar ve sabır gerektiren zorlu bir siyasi faaliyet sürecinin ürünü olacaktır.

Mültecilere dönük ırkçı faşist linç saldırganlığına barikat olmak ise herkesten önce komünistlerin ve devrimcilerin görevidir. Mültecilerin doğrudan yaşam hakkına kast eden faşist güruhların öncü tarzdaki antifaşist şiddet pratikleriyle yanıtlanması, bugün, özel olarak milyonlarca göçmenin can güvenliği uğruna mücadelede olduğu gibi genel olarak faşist şeflik rejiminin katliamcı kontrgerilla planını püskürtmek için mücadelede de tayin edici öneme sahiptir.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 20 Ağustos tarihli 25. sayı başyazısı.